7 Mart 2026 Cumartesi

Nefse en zor gelen şeylerden birisi

İnfak; Allah’ın bize emanet olarak verdiği malı, imkânı, zamanı ve bilgiyi O’nun rızası için harcamaktır. İnfak, sadece zenginlerin değil, imkânı olan herkesin ibadetidir. Bir tebessüm, bir güzel söz, bir ilim öğretmek dahi infaka dahildir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de infak etmeyi teşvik etmiş ve infak edenleri şöyle müjdelemiştir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”[1]

Bu Ayet-i kerimede infakın bereketi anlatılmıştır. Bir başka ayet-i kerimede ise nefsin istememesine rağmen infak etmenin fazileti beyan edilerek şöyle buyurulmuştur: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”[2]

Nefse en zor gelen şeylerden birisi “Allah yolunda infak etmek”tir. Nefis kendi uğrunda yapılan harcamalardan zevk alırken Allah yolunda verilenlerden rahatsız olur da kişinin kalbine fakirlik ve tükenme korkusunu salar. Halbuki Cenab-ı Hak (c.c.) kendi yolunda verilen şeylerin malı eksiltmeyeceği, bilakis yerinin doldurulacağı hususunda şöyle teminat veriyor: “Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[3]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Sadaka malı eksiltmez. Allah affedenin şerefini artırır. Allah için tevazu göstereni ise Allah yüceltir.”[4]

Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şerifler gösteriyor ki Allah yolunda verildiği zaman eksilen mal değildir. Eksilen; hırsımız, bencilliğimiz ve dünyaya bağlılığımızdır. Verilen sadaka ise malı bereketlendirir, kalbi temizler.

Allah yolunda infak sadece maddi bir yardım değildir; aynı zamanda ruhi bir terbiyedir. Cimrilik insan ruhunu daraltan bir bataklık, vermek ise bu bataklıktan kurtuluştur.

Vermek; zengini kibirden, fakiri ezilmişlikten muhafaza eder. Haset ve kin yerine muhabbet ve kardeşlik meydana getirir.

Dünya hayatı geçici, ahiret ise ebedidir. Kabre bizimle gelecek olan, ahirette bize yoldaş olacak olan ne servetimiz ne makamımız ne de ünvanımızdır. Orada imanımız, salih amellerimiz ve Allah için verdiklerimiz bize eşlik edecektir.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif’te yerine getirmemiz icap eden mühim bir vazife de Fıtır sadakasıdır.

Fıtır sadakası, Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her Müslüman için kendisi ve bakmakla mükellef olduğu küçük çocukları adına verilmesi vacip olan bir sadakadır.

Fıtır sadakası orucun kabulüne, ölümün şiddet ve dehşetinden, kabir azabından kurtuluşa vesiledir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Ramazan-ı Şerif ayı(nın orucu) sema ile arz arasında asılıdır. Allah-ü Teâlâ’ya ancak sadaka-i fıtır (eda edilmek) ile yükseltilir (yani kabul olunur).”[5]  buyururken buna işaret etmişlerdir.

Fıtır sadakası Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur, fakat fakirlerin ihtiyaçlarını bayramdan önce giderebilmeleri için önceden verilmesi efdaldir. Bayram namazından önce verilemediği takdirde fıtır sadakası zimmetten düşmez. Mutlaka verilmesi icap eder.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerifin günlerinin bitmeye yüz tuttuğu şu günlerde zekât, sadaka-i fıtır ve mali ibadetlerimizin hesabını bir an önce yapıp mesuliyetten kurtulmalıyız.

[1] Bakara, 261

[2] Al-i İmran, 92

[3] Sebe’, 39

[4] Müslim, El-birr, 2588

[5] Münavi, Feyzul-Kadir, 4905

3 Mart 2026 Salı

Zekât İbadeti

Zekât, İslamın beş şartından üçüncüsü ve Namaz ibadetinden hemen sonra gelen mühim bir farzdır. Bu sebepledir ki Kur’ân-ı Kerîm’de 32’si namaz ile birlikte olduğu halde 80’den fazla yerde zikredilmiştir.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) tebliğ ve ta’limlerinde bu ikisini birbirinden ayırmamıştır. Huzûr-i saâdete gelip İslâm ahkâmını öğrenmek isteyenlere Resûl-i Kibriyâ, namazdan sonra hemen zekâtı da bildirmiştir. Hattâ zekâta o kadar ehemmiyet vermiştir ki, kendisine yapılan bîatlarda husûsiyle zekâtı açıkça ifade etmiştir.

Cenab-ı Hak Bakara Suresi’ndeki bir Ayet-i Kerime’de şöyle buyurur:

“Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”[1]

Hicretin ikinci yılında Ramazan Ayı’ndan önce farz kılınan Zekât ibadeti, İslam’ın üzerine bina kılındığı beş temelden biridir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hadis Uleması tarafından “Mebani-i İslam, yani İslam’ın temelleri Hadisi” diye isimlendirilen hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Rasülü olduğuna şahadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.”[2]

Bir başka Hadis-i Şerif’te de; “Zekât İslam’ın köprüsüdür.”[3] buyrulmuştur.

Zekât, lügatte temizlik, ziyadeleşme, layık olma, bolluk ve bereket içinde yaşama gibi manalara gelir. Zekât İbadetinin hem zekâtı verilen malı hem de zekât veren kimseyi temizlediğini, Tevbe Suresi’nin 103. Ayet-i Kerimesi’nden öğreniyoruz. Bu Ayet-i Kerime’de mealen şöyle buyuruluyor: “Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlersin ve tezkiye edip yüceltirsin.”

Evliyaullah’tan bazıları zekât ibadetinin sahibini nasıl temizlediğini şöyle izah buyurur:

“İnsanın cömertlik damarlarında tıkanmalar olur. Onun açılması için vereceğiniz zekât, fıtra ve benzeri hayırları cimri olan kimselere teslim ederek: “Şunu falan müesseseye yahut falan kimseye veriver”, derseniz o da vermeye alışır. Bu suretle hem sizin verdiğiniz makbul olur hem de vermeye teşvik ettiğiniz için sevap kazanırsınız...”[4]

Zekât aynı zamanda malın muhafazası için bir garantidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mallarınızı zekât ile muhafaza altına alın. Sadaka ile de hastalıklarınıza deva bulun. Bela ve musibetler için dua hazırlayın."[5]

Zekât, Senenin tamamında verilebilir, fakat Ramazan-ı Şerifin faziletini beyan eden bir Hadis-i Şerifte Ramazan içinde nafile ibadetlere farz sevabı, farz ibadetlere ise 70 farz sevabı verileceği ifade buyrulmaktadır. Bu itibarla zekâtı Ramazan ayında vermek şüphesiz daha faziletlidir.

Zekâtın verileceği yerler ise Kur’an-ı Kerim’de 8 sınıf olarak belirtilmektedir. 

Zekât, ödenmesi zaruri olan bir borçtur. Borcuna sadık insanlar, cemiyet içinde başı dik gezerler. Borcunu ödemeyenlerin başı daima öne eğiktir. Mahşerde başımızı öne eğmemek için dünyadayken zekât borcumuzu ödeyelim.

Zekatla ilgili diğer yazılarımız için tıklayınız....

[1] Bakara, 277

[2] Sahih-i Buhari, 8, Müslim, 16

[3] Taberani, El-Mu’cemü’l-Evsat 8/380

[4] Sunguroğlunun notları s. 81

[5] Taberani, El-Mu’cem’ül-Evsat, 2/274

30 Ocak 2026 Cuma

Berât Kandili


2 Şubat 2026 Pazartesi gününü Salı’ya bağlayan akşam,
 Berât Kandilini idrak etmiş olacağız. 

Berat kelimesi Berâet’in kısaltılmışı olup, borçtan, isnad edilen suçtan kurtulmak manâsına gelmektedir.

Berât gecesi fazîleti pek büyük bir gecedir. Bunun en başta gelen sebebi, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişinin birinci safhası olan Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirilmesinin bu gecede tahakkuk etmiş olmasıdır.

Âyet-i Kerîmesinde Cenâb-ı Hakk: “Hâ-mîm. (Helâl ile harâmı vesâir hükümleri) açıkca bildiren (bu) kitâba yemîn ederim ki, hakîkat, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçek biz (onunla kâfirlerin uğrayacakları azâbı) haber vericileriz. (O, bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sâdır olan bir emirle, o zaman ayrılır.”[1] buyurmuştur.

Bu geceye mahsus birtakım hasletler vardır.

Birincisi: Levh-i Mahfuz’da mevcut ilâhî takdirler arasından o sene içinde meydana gelecek hâdiselerin listesinin yazılmasına, nüshalar haline getirilmesine bu geceden itibâren başlanır ve Kadir Gecesinde tamamlanır.

İkincisi: Bu gece yapılan ibâdetin faziletinin çok büyük olmasıdır. Hz. Âişe vâlidemiz’in naklettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Şaban-ı Şerif’in on beşinci gecesinde Aişe validemizden ibadet için izin isteyerek namaza durmuş, birinci rekâtta kıraati hafif tutup secdeye varmış ve gecenin yarısına kadar secdede kalmışlar, ikinci rekâtta da kısa bir kıraatten sonra fecir vaktine kadar secdeyi uzatmışlardır.

Hz. Aişe validemiz diyor ki: “Ben Rasulüllah’a bakıyordum; secdesi bu kadar uzayınca ruhunu teslim ettiğini zannederek kendisine yaklaştım. Bir ara ayaklarına dokunmuşum ki Allah’ın Rasulü kımıldadı. Secdede şöyle dua ettiğini duydum:  

“Ey Allahım! Azâbından affına sığınıyorum, gadabından sana ilticâ ediyorum, Senden Sana sığınıyorum. Hiçbir övgüyü senin nefsine karşı olan övgüne denk saymıyorum.” Sabah olunca durumu ve duyduklarımı kendisine haber verdim. Bana: “Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Bunları bana Cebrâil (a.s) öğretti” buyurdu.[2]

Üçüncüsü: Bu gecede duaların kabul edilmesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Şa’bânın yarı (onbeşinci) gecesi olduğu vakit, gecesinde (ibâdet için) kalkınız. Gündüzünde oruç tutunuz. Zirâ Allâh-ü Teâlâ güneşin batışı ile (beraber) dünyâ semâsına rahmetiyle tecelli eder de (şöyle) buyurur: Bir mağfiret dileyen yok mu onu bağışlayayım! bir rızık isteyecek yok mu ona rızık vereyim! bir dertli yok mu (istesin de) âfiyet vereyim! Bu (dâvet) tanyeri ağarıncaya kadar devam eder.”[3]

Dördüncüsü: Rahmet kapılarının açılıp ilahi affın tecelli etmesidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Cebrail aleyhisselam Şaban’ın on beşinci gecesinde bana geldi ve; ‘Ya Muhammed, başını semaya kaldır!’ dedi. ‘Bu gece hangi gecedir?’ dedim. Cebrail (a.s.): ‘Bu gece Allah-ü Teala üçyüz rahmet kapısını açar, şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak sihir yapan, kahinlik yapan, şarap düşkünü olan, faiz ve zinada ısrar edenler bundan müstesna. Bunlar günahlarından tevbe edinceye kadar affolunmazlar.’ dedi”[4]

Beşincisi: Bu gece Peygamberimize ümmetinin tamamına şefaat salahiyeti verilmiştir.

Böyle bir geceyi ihya edebilenlere ne mutlu!

 

[1]  Duhan Suresi, 1-4

[2] Gunyet’üt-Talibin, c.1, s.346

[3] İbn-i Mace, c. 1, 1388

[4] Gunyet’üt-Talibin, c.1, s.347

27 Ocak 2026 Salı

ÖLÜM KÖPRÜSÜ


Allah-ü Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.”[1]

Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.

Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.

Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]

Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.

Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]

[1] Al-i İmran, 185

[2] Tirmizi, 2307

[3] Buhari, 6169

[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri

[5] Al-i İmran, 102

***

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

11 Kasım 2025 Salı

İnsan haysiyeti

İnsan Allah tarafından yaratılan en şerefli varlıktır. Diğer varlıklara verilmeyen sayısız özellik ve üstünlükler insanoğluna verilmiştir. Yüzü aşağı gelecek şekilde yaratılan diğer canlılardan farklı olarak, insanın dik yaratılması, kendisine eşyayı kavrayabilen el ve parmakların verilmesi, meramını düzgün bir şekilde ifade edebileceği dile sahip olması, iyiyi kötüden ayırabilecek akıl nimetiyle donatılması  da bu üstünlükler cümlesindendir.

Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri şöyle der: “Allah-ü Teâlâ’nın insandan daha güzel bir mahluku yoktur. Zira Allah (c.c.) onu canlı, alim, güç kuvvet ve irade sahibi, konuşan, işiten, gören, işlerini ayarlayabilen ve hikmet sahibi olan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sıfatlar, (insanoğluna emaneten verilen) Allah’ın sıfatlarıdır.”[1]

Nitekim Cenab-ı Hak bu hakikati Tin Suresinin 4. ayetinde şöyle ifade buyurur: “Biz insanı hakikaten en güzel biçimde yarattık.” Fıtratta, yani yaratılışta var olan bu şerefli vasıflar değişmez kaydıyla verilmemiş, insan tarafından korunup kollanması şartına bağlanmıştır. Bu değerli emaneti muhafaza edemeyen, onu isyan ve kötülüklerle körelten kimseler hakkında da aynı surenin 5. ayetinde şöyle buyurulur: “Sonra onu (isyanı sebebiyle) aşağıların aşağısına çevir(ip indir)dik.”

Kendi varlığının değerini bilmeyen, yaratılışındaki hikmeti tefekkür etmeyip varlık gayesinin dışına taşarak  fıtratını kirleten kimse, haysiyetine zarar verdiği gibi başkasının haysiyetine de itibar etmez.

Hz. Ali kerremellahü vechehü Efendimiz bu hususta bizleri şöyle ikaz eder:

“(Ey insan!) İlacın senin içindedir, fakat görmüyorsun. Hastalığın da kendindendir; farkında değilsin. Kendini küçük bir cisim mi zannedersin? Halbuki sende en büyük âlem dürülmüştür.”

İslam dini insanları, teninin rengine, ırkına, cinsiyetine, fakirlik ve zenginliğine göre değil de özünde var olan insanlık cevherini koruyup koruyamadığına göre değerlendirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde: “Allah-ü Teâla sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize nazar eder”[2]  buyurmuştur.

Hz. Ömer devrinde Mısır valisi olan Amr bin As Hazretlerinin oğlu Mısırlı bir Kıpti ile at yarışı yapmış, sonunda Kıpti, Hz. Amr’ın oğlunu geçmişti. Mağlup olmaya tahammül edemeyen valinin oğlu kendisinin soylu anne babanın oğlu olduğunu ileri sürerek Kıptiyi kırbaçlamıştı. Kıpti bir vesile ile Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulundu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a bir mektup yazarak oğlu ile birlikte Medine’ye gelmelerini emretti. Yaptığı tahkikat neticesinde şikâyet edenin haklı olduğunu tespit eden Hz. Ömer, Kıptinin eline kırbacını vererek Amr bin As’ın oğluna vurmasını emretti. O da kendisine vurulan kırbaç kadar vurarak hakkını almış oldu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a; “Annelerinin hür olarak dünyaya getirdiği insanları ne zamandan beri köle yaptınız?” diye sitem etti.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) veda hutbesindeki şu sözleri ne kadar manidardır:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en üstününüz takvada en ileri olanınızdır. Arabın acem üzerine, beyazın siyah ve siyahın beyaz üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

[1] Kurtubi, Tin suresi 4. Ayetin tefsiri

[2] Sahihu’l-Cami, 1862

24 Ağustos 2025 Pazar

Sevgi Yoluyla

 

Allah ve Rasulüne itaat, imanın icabıdır. İnsan inandığını sever, sevdiğine de itaat eder. İmam-ı Şafii Hazretleri bir şiirinde şöyle buyurur: “Allah’ı sevdiğini açıkladığın halde O’na isyan ediyorsun; kıyasen bu, açıkça imkansızdır. Şayet sevgin doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven sevdiğine itaat eder.

Dünyadaki itaatların çoğunluğu zorbalığa boyun eğmek yolu iledir. Halbuki Allah’a itaat sevgi yolu iledir. Zira herkes irade-i cüziyesinde hürdür.

İnanan bir insan için; kendisini yoktan var eden, akıl, fikir, duygu, konuşma, görme, işitme gibi sayısız nimetleri meccanen veren Allah’ı sevmemek ve O’na itaat etmemek nasıl mümkün olur? İman kuvvetlendikçe Allah sevgisi de kuvvetlenir ve bu sevgi itaate dönüşür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını O’na, (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler (Böylece şirke düşerler). (Hakiki) Mü’minlerin Allah sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi), bütün kuvvetin Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke (önceden) bilselerdi.”[1]

Allah’a itaat, O’nun Rasulüne de itaati gerektirir. Zira Allah’ı kullarına tanıtan, O’nun kitabını tebliğ eden, cennetini cehennemini haber veren Allah’ın peygamberleridir. Peygamberi devre dışı bırakarak Allah’ı tanımak mümkün olmadığı gibi, Kur’an’ı, Peygamber Efendimizin tefsiri dışında manalandırmak, dini tahrip gayretinden başka bir şey değildir.

Cenâb-ı Hak o şanı yüce Peygamberimiz hakkında şöyle buyurmuştur:

(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.“[2]

Evet, Efendimiz (s.a.v.) alemlere rahmettir, çünkü; Allah’tan aldığı ulvi emanet olan Kur’an-ı Kerim’i eksiltmeden ve ziyadeleştirmeden insanlığa tebliğ etmiş, Allah’a giden dosdoğru yolu insanlığa göstermiştir. Ahlakın en yücesini, faziletin zirvesini, vicdanın merhametin ne olduğunu hikmetli sözleri ve örnek hayatı ile insanlığa O öğretmiştir. Tüm insanlığın hidayetini ve hayrını istemiş, düşmanlarına bile merhamet ve adaletle muamele etmiştir. Her peygamberin makbul bir duası olduğunu ve onu dünyada kullandığını, kendisinin makbul duasını ise şefaat hakkı olarak ahirete sakladığını[3] bildirmiştir. Hem insanlara hem cinlere Peygamber olarak gönderilmiştir.

Böyle bir Peygamberi tanıyan ona severek itaat eder.

Peygambere itaat etmek, şu ayet-i kerimede ifade buyrulduğu üzere bizzat Allah’ın emridir:

(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[4]

İslam’ın birinci kaynağı Kur’an-ı Kerim, ikinci kaynağı ise sünnettir. Hadis-i Şerifler Kur’an ayetlerinin tefsiri mesabesindedir. Kur’an’ı kabul edip de sünneti ve Hadisleri kabul etmemek Kur’an’ı mesnetsiz bırakmak demektir. Zira Kur’an’ı da bize nakleden Peygamber Efendimizdir.

La ilahe illallah” kelimesini “Muhammed’ün Rasûlüllah” ile birleştirmeyen kimse dinen iman etmiş sayılmaz. Zira “Muhammed’ün Rasûlüllah”[5] da Kur’an ayetlerindendir.

Bir Ayet-i Kerime Yüce Rabbimiz: “Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[6]

[1] Bakara, 165

[2] Enbiya, 107

[3] Buhari, 6304

[4] Al-i İmran, 31

[5] Fetih, 29

[6] Nisa, 65

5 Temmuz 2025 Cumartesi

Aşure Günü

Zamanı ve mekânı yaratan Hz. Allah (c.c.), bazı mekânları şerefli kıldığı gibi bazı zamanları da içinde vuku bulan müstesna tecelliyât sebebiyle şerefli kılmıştır. Bu mukaddes zamanlardan birisi de “Aşure Günü”dür.

Diğer ümmetler tarafından da bilinen ve tarih boyunca hürmet edilegelen “Aşure Günü”nde meydana gelen bazı mühim hadiseler şunlardır:

Yerlerin ve göklerin yaratılması, Âdem aleyhisselam’ın tevbesinin kabul edilmesi, Musa aleyhisselam’ın Firavun’un şerrinden kurtulması ve Firavun’un helak olması, İbrahim aleyhisselam’ın dünyaya gelmesi ve Nemrud’un ateşinden kurtulması, Eyyub aleyhisselam’ın hastalıktan şifa bulması, Yunus aleyhisselam’ın balığın karnından kurtulması, Süleyman aleyhisselam’a saltanat verilmesi, Nuh aleyhisselam’ın gemisinin Cudi Dağı üzerinde durması. Hz. Hüseyin Efendimizin (r.a.) şehit edilmesi de Âşûre gününde olmuştur. Kıyametin Aşure günü kopacağı da Hadis-i Şerifle bildirilmiştir.[1]

Görüldüğü üzere kendisinde birçok tecelliyatın zuhur ettiği, nice müşkillerin çözüldüğü böyle bir günün bereketinden istifade etmek için uyanık olmak, bugünü ibadet, tazarru ve iltica ile geçirmek elbette hayırların anahtarı olacaktır.

İbn-i Abbas (r.a.) hazretlerinden gelen bir rivayete göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye Hicret buyurduğunda Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü ve “Bu ne orucudur?” diye sordu. “Bugün büyük bir gündür. Bugün Allah’ın (Azze ve Celle), İsrailoğullarını Firavun’dan kurtardığı gündür. Musa (a.s.) (Allah’ın bu lütfuna şükür için) oruç tutmuştur (biz de tutarız).” dediler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Biz, Musa (aleyhisselam’ın sünnetini ihya)ya sizden daha layıkız.” buyurdu ve o gün oruç tuttu, ashabına da tutmalarını emreyledi.[2] Böylece Aşure orucu vacip oldu. Ancak Ramazan orucu farz kılındıktan sonra Âşûre günü oruç tutmak vacip olmaktan çıkmış, Muharrem ayının 9’uncu günü ile birlikte tutmak sünnet olmuştur.

Âşûre gününde infakta bulunanlara ve ibadet edenlere Allah-ü Teâlâ büyük sevaplar ihsan eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Her kim Âşûre günü çoluk çocuğuna cömert davranırsa, Allah-ü Teâlâ senenin tamamında ona rızık genişliği verir.”[3] buyurmuştur.

Tabiin’in büyüklerinden Süfyan-ı Sevri (r.a.): “Biz bunu elli sene tatbik ettik, rızık genişliğinden başka bir şey görmedik.” demiştir. Âşûre gününde yapılması tavsiye edilen ibadetler de vardır ki şunlardır:

Âşûre gününde eve ufak-tefek erzak alınırsa bir sene boyunca evde bereket olur. En az on Müslümana birer selam veya bir Müslümana on defa selam verilir. Fakir fukara sevindirilir. Âşûre günü gusledenler bir sene ufak tefek hastalık görmezler.

10 defa şu dua okunur: “Sübhânellâhi mil’el-mîzân ve müntehe’l-ılmi ve mebleğa’r-rızâ ve zinete’l-arş.”

Aşure gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde 2 rekât namaz kılınır. Her rekâtta 1 Fatiha-i şerife, 50 İhlas-ı şerif okunur.[4]

Allah’ın rızasına kavuşup cennetine girebilmek için bu mübarek günleri ibadetle geçirmeye gayret etmek icap eder. Al-i Imran suresinin 133. Ayet-i Kerime’sinin Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

“Rabbinizin mağfiretine, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun.

[1] Dua ve İbadetler, Fazilet Neşriyat

[2] Buhari, 3943

[3] Taberani, Mu’cem’ül-Evsat, 9302

[4] Dua ve ibadetler, Fazilet Neşriyat

18 Haziran 2025 Çarşamba

Önce Kendine Bak!


Birine “Bu yaptığın doğru değil!” demek kolaydır. Asıl zor olan, önce kendine aynı aynayı tutabilmektir. Çünkü başkasını uyarırken sen aynı hatayı yapıyorsan söylediklerin boşa gider. Düşünsene; etrafı zehirli hayvanlarla dolu biri, başka birinin yüzündeki sineği kovalamaya çalışıyor. Ne kadar garip, değil mi?

Gerçek bir nasihat, önce kendi üzerinde işe yaramalıdır. Eğer bir söz, söylendiği kişinin hayatında yer bulmuyorsa başkalarına ulaşması da zor olur. Nitekim Allahü Teala, İsa Aleyhisselam’a şöyle vahyetmişti: 

Kendi nefsine nasihat et, nasihati kendin yerine getirdiğin zaman artık insanlara nasihat ver. Böyle yapmazsan benden çekin!

Bu yüzden birine nasihat edeceksen bunu gösteriş için değil, içten gelen bir iyilik duygusuyla yap. İçin karanlıksa dışını süslemek kimseye fayda sağlamaz. İçindeki ışık parlıyorsa sözlerin doğrudan kalplere ulaşır.

Unutma! Kalpten çıkan bir söz, kalbe ulaşır. Ya bir korku bırakır içinde ya da umut dolu bir heyecan. Dilden çıkan söz ise kulağa çarpıp, geçip gitmekten başka bir işe yaramaz.

Kısacası, birilerini uyarmadan önce kendimizi düzeltmekle işe başlayalım. Çünkü en etkili nasihat, yaşanandır.

24 Mayıs 2025 Cumartesi

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

 

             İbadet bitince, bir ara uyku bastırıyor.

           Ve bir rüya : Hazret-i İsmail… yanında bir melek… Hz.İbrahim, meleğe bakıyor, ama konuşmuyor, susuyor. İçinde sanki bir endişe var. Melek :

            -Ya İbrahim, diyor. Ben Allah’ın elçisiyim. Sana, Rabbimin emrini tebliğ ediyorum : Kalk, bu oğlunu kurban et! …

            Hazret-i İbrahim, titreyerek uyanmıştır.

            Düşünüyor.

            Bu bir rüya, fakat Rahmani mi, şeytani mi? Bir karar veremiyor.

            Aynı gece, sabaha karşı, yine bir rüya yine aynı Melek, yine tebliğ :

            -Ya İbrahim, Rabbin emrediyor; oğlunu kurban et!

            Allah Resulü, yine telaşla uyanmıştır. Yine mütereddit.

            Yine kendi kendine soruyor :

            -Bu rüya Rahmani mi, şeytani mi?

            Ertesi gece, yine aynı şekilde bir rüya ve emir :

            -Ya İbrahim, oğlunu Allah için kurban et ve sözünü yerine getir. Rabbin, sana bunu emretti. Rabbin sana bunu emretti. Rabbin sana günah işlemeği emretmez. Taatı, emreder.

            Allah Resulü uyanmıştır. Gördüğü rüyanın Rahmani ve doğru rüya olduğuna tamamen kanaat getiriyor.

            Evet, ahdi vardı. Bir oğlu olursa, onu, Allah’a kurban edeceğine söz vermişti. O bu ahdini unutmuş değildi. Her gün aklında idi. Fakat babalık sevgisi, her gün bir parça ona bu ahdini geciktiriyordu. Bu gecikme, artık daha fazla uzayamazdı. Çünkü ilahi hatırlatma sadır oldu. Kurban :

            Allah için kurban !

            On yaşındaki oğlu kurban etmek…

            Muhabbet sarayının sultanı evlad, kurban edilecek.

            …..

            Emir : Allah’tan.

            İtaat : Halilullah’tan.

            Allah’ın Halili, zevcesi Hazret-i Hacer’e :

          -  Ey benim sevgili oğlumun anası, diyor. İsmail’i güzelce yıka, sonra güzel kokular sür, bir dostu ziyarete gideceğiz.

           Hz. Hacer, büyük hadiseden habersiz, Allah Resulünün emrini yerine getiriyor : Nurlu çocuk, anasının ihtimamlı ellerine yıkanmış, güzel kokulara bulanmış, misk gibi kokmaktadır.

            Hz. Hacer, biricik oğlunu kocasına gösteriyor :

            - İsmail hazır!

            Hz.İbrahim, sevgili oğluna :

          - Yanına bir bıçak birde ip al, diyor.

          Hz. Hacer soruyor :

          - Bıçakla ipi ne yapacaksın?

Allah Resulü titriyor. Fakat belli etmek istemiyor.

Nasıl belli eder?

Nasıl söyler?

Nasıl :

- İsmail’i keseceğim, kurban edeceğim, diyebilir?

Diyemiyor.

-          Belki çiftliğe uğrarız, Allah rızası için bir koç kurban ederiz.

Ah bir koç!

Allah rızası için kurban edilecek olan en güzel koç!

Güzel evlat :

Nurlu ciğerpare.

Allah’ın Halili olmak kolay mı?

Allah’a söz vermek kolay mı?

Allah’ın emrinden çıkmamak, kolay mı?

Allah’ın Resulü önce, Hz.İsmail arkada, belinde ip, elinde bıçak evden çıkıyorlar.

Hz.Hacer, arkalarından bakıyor. Baba oğul, ne de güzel yürüyorlar. Birbirlerine ne kadar da benziyorlar. Allah, ne büyük nimet ihsan etti. Çok ıstırap çektiler ama, şimdi ne kadar mes’ut hissediyor kendisini. Onlara, arkalarından sesleniyor :

-          Çabuk gelin kuzum, beni merakta bırakmayın.

          Her ananın söylemeye alışmış olduğu söz : merak…

            Fakat bilmiyor.

            Bilse ki, bu gidişte en büyük merak gizli?

            Bilse ki, bu gidişten maksat, dönmemektir.

            Bilse ki, can paresi, kurban edilmeğe götürülüyor…

            Çıldırır.

            Hz.İbrahim ile nurlu çocuk konuşarak, şehrin dışına çıkmışlardır. Hz.İsmail soruyor :

            -Babacığım, nereye gidiyoruz?

            -Büyük bir dosta oğlum.

            -Onun evi nerededir?

            Allah Resulü yine titriyor.

Ne yapmalı ne demeli?

Büyük hakikat, biraz sonra belli olacak, alıştırmak lazım :

- Oğlum, diyor, O büyük dost; evden, mekandan münezzehtir. Yerler, gökler onun mülküdür.

- Babacığım, O dost bizimle oturup yemek yer mi?

- Hayır oğlum, O, yemekten, içmekten de münezzehtir.

Nurlu çocuk, susuyor.

                        İBLİS TELAŞTA!

Baba – oğul konuşmadan yürüyorlar.

Yürüye yürüye, Beşir dağının eteklerine gelmişlerdir. Şimdi dağa tırmanıyorlar.

Dağ sallanıyor.

Zangır, zangır dağ titriyor.

Ve dile geliyor.

- Ya Rab, bu ne gündür ki, bir Peygamber, kendi oğlunu, kendi eli ile benim üzerimde öldürecek.

Nur yüzlü çocuk şaşırmıştır. Babasına soruyor :

- Babacığım, ne oluyor? Dağ niçin sallanıyor?

Allah Resulü, tam bir tevekkülle cevap veriyor :

- Allah kadirdir ; istediğini yapar.

Yine baba oğul susuyorlar.

Yola devam.

İblis telaşta. Mel’unun asıl vazifesi, şu anda : Allah’a muti(itaat eden) insanı, azdırmak. Caydırmak için elinden geleni yapacak.

Kendi kendine :

-          Eğer, diyor, bu fırsattan istifade edemezsem yazık bana.

Ve Hz. Hacer’e koşuyor; bir ihtiyar kıyafetindedir. O’na soruyor :

-          İsmail’i babası nereye götürdü?

-          Bir dost ziyaretine beraber gittiler.

-          Hayır, babası, onu kesmeğe götürdü.

-          Baba avladını keser mi?

-          Zannederim ki, Allah’tan emir aldı…

-          O zaman mesele yok. Biz Allah’ın emrine uyarız.

Olmadı.

Şeytan, imanlı kadını azdıramadı.

Koşarak, baba ile oğlun yanına geliyor.

Allah Resulü önde, nurlu çocuk arkada, dağın son yokuşlarına tırmanmaktadırlar.

İblis, aynı ihtiyar kıyafeti ile Hz.İsmail’in yanına yanaşıyor, yavaşça :

- Oğlum, diyor biliyor musun, baban seni nereye götürüyor?

Nurlu çocuk, gayet müsterih, cevap veriyor :

-          Büyük bir dosta.

-          Bilmiyorsun, seni öldürmeğe götürüyor

-          Sen hiç gördün mü ki, bir baba, oğlunu öldürmüş olsun?

-          Ama, bunu Allah, babana emretmiş.

-          O zaman olur. Biz Allah’ın emrine mutîiz.

Yine olmadı. Şeytan, yine telaşta… Muvaffak olamıyor. Bu defa nurlu çocuğun yanından hızla ileriye fırlıyor, Hz.İbrahim’in yanına sokuluyor:

- Ya İbrahim, diyor, dikkat et, yanlış yoldasın, gördüğün rüya, şeytanın işidir. Şeytan, rüyanda sana, oğlunu kurban etmeni söyledi. Sakın bu işi yapma, Allah’a âsi olursun.

Halilullah, şeytanı tanımıştır.

-Ey Allah’ın düşmanı, diyor. Senin mel’anetinle, Allah’ın emrine yerine getirmeyeceğimi mi sanıyorsun? Defol şuradan!

Şeytan, sırra kadem basmıştır.

Baba – oğul da dağın tepesine varmışlardır.

Fakat, şeytan; şeytandır, İblis, mel’undur. Gizlendiği dağın içinden gûya dağ konuşuyormuş gibi, sesleniyor :

-          Ya İsmail ben Beşir Dağı, sana sesleniyorum : Şimdi burada, senin kanın dökülecek, senin mezarın benim toğrağım olacak.

Nurlu çocuk etrafına bakınıyor. Sonra, babasına telaşla soruyor.

-          Bu ne demek babacığım?

Allah Resulünün hüznü, oğlunun saf, temiz telaş ve heyecanla büsbütün artmış, kalbinden kopan babalık şefkatinin yaşları, gözlerine kadar dolmuştur. Kendisini zaptederek :

- Bu; şeytan, oğlum, şeytan bu! Diyor ve ağlamamak, gözlerinde biriken yaşları yağmur gibi akıtmamak için, susuyor, başını öbür tarafa çeviriyor.

Dağın tepesindeler.

Baba – oğul konuşmadan duruyorlar.

Allah’ın dağı.

Kimsecikler yok

Dağın ortasında, Allah’ın emrine mûti, Allah’ın büyük peygamberi, Allah’ın Halîli. Bir de, onun ciğerpâresi ve Allah’ın Habibi Hz.Muhammed’in(S.A.V.) nurunu alnında taşıyan mübarek çocuk.

Büyük şefkat… büyük sevgi… Biricik evlat… Allah’a verilen söz… Allah’ın, bu sözü hatırlatışı ve emri… Arkada hadiseden habersiz zavallı ana… Karşıda bıçak… Dağın içinde gizlenen şeytan… Ve her şeyi bilen, gören, Hâzır ve Nâzır Allah.

                                   EMİR ALLAH’TAN!

 Yâ Rab ne büyük an… Ne büyük imtihan…

Resul; Mutî.

Kurbanlık; Mâsum.

Gökte melekler ağlıyor:

-  Sübhanallah, diyorlar, bir Peygamber, bir Peygamberi boğazlayacak!...

Hazret-i  İbrahim, birden bire oğlunu kolundan tuttu. Yanına çekti:

- Elindeki bıçağı ve belindeki ipi bana ver!

Nûrlu çocuk, babasının dediğini yapmıştır.

Hazret-i İbrahim, bıçağı ve ipi bir kenara koparıyor. Sonra oğlunu kucaklıyor.

Nûrlu çocuk şaşırmıştır.

Allah Resulü, durmadan ağlıyor, kendisini zaptedemiyor.

Hazret-i İsmail soruyor:

- Babacığım, niçin ağlıyorsun?

Şu an; artık büyük sırrın meydana konacağı andır. Daha fazla beklemeğe, gizlemeğe vakit müsait değil.

Hazret-i İbrahim, oğluna büyük hakikati söylüyor:

- Evlâdım, oğlum, diyor, seni boğazladığımı, rüyamda gördüm, sen ne dersin? Allah’ın emrine itaat eder misin?...

Bu da bir imtihan. Allah’ın Resulü oğlunu imtihan ediyor…

Bakalım sabredecek mi?... İster sabretsin, ister etmesin, Allah Resulü, Allah’ın emrini yerine getirecek ama, her baba, kendisinde olan bir vasfı, bir meziyeti, evlâdında da görmek ister.

Hazret-i İbrahim, Allah’ın emrine mutî, oğlunda da bu meziyeti görmek istiyor.

Nûrlu çocuk soruyor:

- Babacığım, beni kesmeni Allah sana emretti mi?...

- Evet oğlum, Allah emretti, çünkü ben, Allah’a söz vermiştim: Yâ Rabbî, demiştim, bana bir erkek evlâd ver, bir defa tadını tadayım, sonra onu, sana kurban etmeği vaad ediyorum. Cenab-ı Hak da, seni bana verdi. Gerçi ben, Allah’a karşı olan vaadimi bugüne kadar hiç unutmadım. Ama, babalık şefkatiyle, hep geciktirdim. Nihayet Cenab-ı Hak bana sözümü hatırlattı ve seni kurban etmemi emretti. Ben; Allah’ın emrini yerine getirmeğe mecburum.

Nûrlu çocuğun yüzü gülüyor.

O kadar sevinmiştir ki…

Hazret-i İbrahim, taaccüple:

- Oğlum, diyor, bu sevinç ne? Ben sana, kesileceğini haber veriyorum, sen ise sevincinden divâneye dönüyorsun?

Hazret-i İsmail, memnun ve mes’ut cevap veriyor:

- Babacığım, diyor, nasıl sevinmeyim ki, benim murâdım, dostun rızası üzere, dostla mülâkattır. Ancak Rabbimin rızası beni rahmetinin civarına ve Cennetine idhal eder. Babacığım, sen emir edileni yap, inşallah beni, sabredicilerden bulursun. Fakat; anamın yanından ayrıldığımız zaman, niçin bunu bana söylemedin babacığım? Anamla da helâlleşirdim?

Hazret-i İbrahim’in kalbi, yerinden fırlayacak gibidir.

Babalık şefkatinin müthiş acısından başka, bir de oğlunun ana hasreti ızdırabı, bağrını yakıyor. Ve gözlerindeki yaşlar boşalıyor:

-Oğlum, evlâdım, diyor. Söyleyemedim, korktum. Sen, yahut anan razı olmazsınız da, ben Allah’ın emrini yerine getiremem, diye korktum.

- Korkma, babacığım, korkma. Ben sana nasıl isyan ederim, Allah’ın emrini yerine getirmene nasıl mâni olurum? Senin gibi bir babanın hakkını edâ etmek, en büyük saadettir. Bilhassa Allah’ın emri ve rızası olursa.

Hz. İbrahimin gözlerinden mütemadiyen yaşlar akmaktadır.

Allah’ın Halili, Allah’ın emrine yerine getirmenin, kendisine güç getirmesinden ağlamıyor. Oğluna kıyamadığı için ağlıyor.

Resûlullah Efendimizin, oğlu İbrahim ölünce, mübarek gözlerinden yaşlar akmıştır. Hz. Ebubekir Efendimiz :

– Ya Resûlullah, demişti. Siz bizleri Allah’ın emri olan ölüm karşısında ağlamaktan menettiniz, <<sabredin>> buyurdunuz, niçin sizin gözlerinizden yaş geliyor?

Efendimiz(S.A.V) :

– Gönül mahzûn olur, gözden yaş akar. Bu, şefkatten ileri gelir. İnsanın elinde değildir. Ben sizi, sesle ve feryadla ağlamaktan menederim.

 GÖMLEĞİMİ ANAM KOKLASIN!

İşte şimdi, Hz.İbrahim’şn akıttığı göz yaşı da, mahzûn gönlünün eseri, babalık şefkatinden ileri geliyor. Hz.İsmail :

-   Ağlama babacığım, diyor, ağlama. Oğul feda etmek senden can fedâ etmek benden. İşini çabuk gör, çünkü, benim canım, büyük dostun yüzünü görmekle isticâl ediyor. Babacığım, Nemrûd seni ateşe attığı zaman, sen sabrettin de, Allah senden râzı oldu. Ben de, Allah için boğazlanmağa râzı olayım ki, inşallah, Cenab-ı Hak, benden de râzı olur. Gerçi senden ayrılacağım ama, Rabbıma kavuşacağım. Dünya nimetlerinden mahrum kalacağım ama, Cennet nimetlerine nâil olacağım. Benim için sakın mahzûn olma, bil ki, can acısı bir an içindir. Fakat, ben seni düşünüyorum. Çünkü sen, ömrünün sonuna kadar evlâd acısına sabra ve tahammüle mecbursun. Müsaade eder misin babacığım, bazı ricalarım var, söyleyeyim.

-  Söyle benim gözümün nûru.

- Evvela, iple elimi ayağımı, iyice bağla ki can acısı ile senin işini zorlaştırmıyayım. Elbisenin eteklerini kaldır, kanım sıçrayıp üzerine bulaşmasın. Bıcağı iyice bile ki, ben ruhumu çabuk teslim edeyim. Senin de işin kolay olsun. Beni keserken, yüzüme bakma, belki babalık şefkatin işine mani olur. Sırtımdan gömleğimi çıkar, sonra beni boğazla, temiz gömleğimi anama götür, benden selam söyle, gömleğimi koklasın, benim kokumu alsın, ağlamasın. Onu teselli et. De ki : Şefaatçın senden evvel Cenab-ı Rabbi İzzete gitti. Allah’tan seni ister. Başka şey istemez, memûldür ki, Cenab-ı Hak, onun bu arzusunu reddetmez.

Hz. İbrahim mahzûn mahzûn çiğerpâresine bakarak :

- Ey benim oğlum, diyor, Allah'ın emrini yerine getirmekte sen ne güzel yardımcısın.

 Sonra, ellerini göklere açıyor ve yalvarıyor :

- Ya Rabbi, benim zaafıma ve ihtiyarlığıma merhamet et. Ya Rabbi, benim günahlarım yüzünden, bana merhamet etmezsen, bâri bu mâsum yavruya rahmeyle!

Nûrlu çocuk ellerini göklere açıyor :

-Ey büyük Allahım, diyor, bana, bu büyük emre sabretmemi nasip et…

Ve duruyor, dalmıştır. Gözleri, ufuklarda sanki bir şeyle görmekte…

Sonra babasına dönüyor…

- Babacığım, diyor, bak, bak! Göklerin kapıları açıldı. Bütün Melekler bizi seyrediyorlar. İşte hepsi de hayretlerinden Cenab-ı Hakka karşı secdeye kapandılar : << Ya Rab, diyorlar, bir Peygamber elinde bıçak, Senin rızan için oğlunu kurban etmek üzere, onun baş ucunda bekliyor. Sen bunlara merhamet nazarınla bak Ya Erhamerrâhimin.>>

Sabırlı çocuğun bu sözleri, gamlı babanın ıztırabını büsbütün artırmıştır. Hz.İbrahim, gözlerini elleriyle kapatıyor ve tekrar ağlıyor.

….

Nurlu çocuk :

- Ne duruyorsun, babacığım diyor. Allah’ın emrettiğini yerine getir, Allah’a muhabbete, tevakkuf olmaz.

Hz. İbrahim elemli, elemli :

- Oğul, diyor, sen kesmenin zorluğunu bilmiyorsun, acele etme!

Hz.İsmail gülüyor :

- Babacığım, diyor. Sen benim şu anda gördüğümü görsen, benim yerime kurban edilmeni isterdin.

- Ne görüyorsun yavrum?

- Gördüğüm şu babacığım : Bütün melekler sana bakıyor. Rabbım da bana. Ben istiyorum ki, çarçabuk, şu anda Rabbımın bakışları karşısında, canımı fedâ edeyim.

Hz.İbrahim susuyor.

Birden bire bıçağı eline aldı. Beraber getirdiği bileği taşında güzelce biledi.

Bıçak ustura gibi.

Şöyle bir yokladı : Mükemmel… Filin kellesini bile, bir vuruşta uçurur.

Oğlunu kolundan tuttu, yere yatırdı. Elini ayağını iple bağladı.

 BABACIĞIM ACELE ET!

Mübarek kurban, sağ tarafına yatmıştır, boynu bükük, bekliyor.

Hz.İbrahimin sağ elinde bıçak sol elinde oğlunun toğrağa yaslanmış başı…

Allah Resulü :

- Ya Rab, diyor, bu benim oğlum, kalbimin zineti, gözümün nûru. Şu  cânımın pâresini kurban etmeği bana emrettin, ben de hâlis niyetle ve sadakatla Sana kurban ediyorum ve Sana hamd ediyorum. Ya Rabbî, canımın cânını kurban ederken bana kolaylık ihsan et, sabır ver. Bismillâh…

            Allah Resulü, keskin bıçağı, nûrlu çocuğun boğazına dayadı, onun sâkin haline son bir göz attı, vedâ ediyor :

            - Şimdilik, kıyâmete kadar sana vedâ ediyorum ey benim canımın canı. İnşallah kıyâmette buluşuruz.

            Nur yüzlü çocuğun sabrı tükenmiştir :

            - Babacığım, diyor, bırak vedayı şimdi, emri Hakkı yerine getirmekte acele et, gecikiyorsun. Allah’a güç gelmesin diye korkuyorum.

            Hz.İbrahim, artık Allah’ın emrini yerine getirmekte acele ediyor.

            Tekrar :

            - Bismillah… der demez, Hz. İsmail :

            - Dur babacığım, diyor, bir saniye dur…

            Hz.İbrahim, keskin bıçağı oğlunun boğazına vuracağı sırada, olduğu gibi kalmış ve durmuştur.

            Hz.İsmail :

     -Babacığım, diyor, elimi ayağımı çöz, Melekler bize bakıyorlar. İstiyorum ki, onlar da, benim kendi arzum ile kurban edilmeğe razı olduğumu görsünler.

           NUR VE BIÇAK!

            Hz. İbrahim, hiç cevap vermeden oğlunun, elini, ayağını derhal serbest bıraktıktan sonra, aynı vaziyette kıpırdamadan yatan kurbanın başını tekrar sol eli ile tutmuş, sağ eli ile de körpe boynuna :

            - Bismillah! Diyerek bıçağı bütün kuvveti ile indireceği sırada, eli titremiştir.

            Yapamıyor, gözünden damlayan bir damla yaş çocuğun yanağını ıslatıyor.

            Hz.İsmail :

            -Babacığım, diyor yüzümü ört ki, görmeyesin, babalık şefkatin işine mani olmasın, elin titremesin.

            Hz.İbrahim bir bezle oğlunun yüzünü örtüyor.

            Bu sırada kalbine İlahi hitap :

            - Ya İbrahim! Evlâd muhabbeti mi, seni kusura sevkediyor?

            Hz.İbrahim, bu edaf ilahi haşyetle titriyor, artık kalbinde, yalnız Allah sevgisi var. Başka muahbbet kalmamıştır.

            - Bismillah! Der demez, kıldan ince, kılıçtan keskin bıçak, nurlu çocuğun boynuna inivermiştir.

            Aaaa, bu ne?

            Bıçak, geri tepti ve kesmedi.

            Allah Resulü şaşırmıştır.

            Nurlu çocuk :

- Ne yapıyorsun babacığım? Diyor, yavaş alıyorsun.

Hz.İbrahim :

-Hayır, diyor, hayır oğlum! Bıçak kesmiyor.

-Gayet kuvvetli vur babacığım.

Hz.İbrahim, yine bütün kuvveti ile, keskin bıçağı oğlunun boynuna indiriyor.

Fakat hayır, bıça yine tersine dönmüştür. Kesmiyor.

- Babacığım, hızlı çal boynuma bıçağı !

Hz.İbrahim, büsbütün üzgün ve hayretleriçindedir :

- Evladım, diyor, kesmiyor, bıçak kesmiyor!

Sonra, bıçağı yanında bulunan bir taşa çalıyor, taş iki parça olmuştur.

- Babacığım, bir kere daha bütün kuvvetinle bıçağı vur şah damarıma! Geç kalıyoruz.

Bıçak, peygamber kuvvetinin bütün azameti ile körpe kurbanın, güzel boynuna iniyor, fakat heyhat. Bıçak iki parça olmuştur. Ama, nûrlu çocuğun boynu, sapa sağlamdır. Hz. İbrahim, elinde kalan bıçağın yarısını hiddetle yere atıyor.

Bıçaktan ses :

- Ya İbrahim! Nemrûdun ateşi seni niçin yakmadı?

Allah Resulü sese cevap veriyor :

- Allah, ateşe << Yakma! >> dediği için.

- Ya İbrahim, Allah ateşe bir defa <<Yakma!>>  dedi, halbuki bana yetmiş defa <<Kesme!>> diye emir geldi. Bana sakın kızma.

Kaynak : Hz.İbrahim ve Nemrud Sh.210(Fazilet Neşriyat)

            Daha sonra Hitabı İzzet ile İbrahim A.S.’ın vazifesini yaptığı bildiriliyor. Akabinde Cebrail A.S. bir koç getiriyor ve İsmail A.S. yerine bu koç kurban ediliyor.

 HZ.İSMAİL(A.S) CENAB-I HAK’TAN NE İSTEDİ?

 Hz.İbrahim(A.S.)’ın on yaşındaki oğlu Hz.İsmail(A.S.)’ı kurban etme hadisesinde bıçak kesmeyip Cebrail Aleyhisselam oğlu yerine kurban etmesi için bir koç getirmişti.

 ***

Tam bu sırada, Hitab-ı Rabbi İzzet vaki oluyor! (Allahü Teala Hitab ediyor)

 – Ya İbrahim, benim uğruma kurban edilmeğe razı olan oğlun İsmail’e söyle, şu anda   benden ne dilerse istesin! 

Emir Allah’tan

Büyük lütuf ve ihsan zamanı

Ne isterse derhal verilecek.

Mülk sahibi, hazinesini açtı:

İste ne istersen  al.

Nurlu çocuk, ellerini göklere kaldırıyor ve istiyor: 

-Ya Rab, Senin varlığına ve birliğine iman eden her mü’min, günahı ne olursa olsun, bu imanla Sana gelirse, sen onu affet!…..

İlahi cevap:

-Kabul ettim.

Kainatın Efendisi, Allah’ın Habibi Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem’in nurunu alnında taşıyanın istediğini gördünüz mü?

 Kendisi için bir şey istemiyor, mü’minler için istiyor. Her türlü ihsan hazinelerinin kendisine açıldığı anda, başkaları için talep. Bu hal, kainatının Efendisinin nurunun hasletidir. 

Kaynak : Hz.İbrahim ve Nemrud Sh.231(Fazilet Neşriyat)

 ****

            Acaba bizler vefa gösterebiliyor muyuz?

            Günde, haftada, ayda, yılda ve ömrümüzde hususi olarak kaç defa hatırlıyoruz, Salavat okuyoruz. Burada duanın nasıl olacağını da görüyoruz.

Gıyabında yapılan duâ kıymetlidir. Çünkü, Mü’minin, görmeden bir kardeşine yaptığı duâda riyâ ve menfaat yoktur. Fakat hazır olan kimseye yapılan duâda, gösteriş ve çıkar söz konusu olabilir. Bir arada olmayanların birbirlerine yaptıkları duâda yalnız Allah rızâsı gözetildiği için duâları makbûl olur.

Bir hadîs-i şerîfte, “Bir Müslümanın, din kardeşine gıyâbında yaptığı duâ kabûl olunur. Başucunda bir melek vardır. Kardeşine duâ yaptıkça, sana da o kadar der. O meleğin görevi budur” buyurulmuştur.

 ***

 Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver; ahirette de iyilik ver

Ve bizi cehennemin azabından koru.

Ey Rabbimiz! Beni, annemi babamı, ve bütün mü’minleri hesap görüleceği günde bağışla.

Nefse en zor gelen şeylerden birisi